Kayıtlar

DEĞİŞİRSİN

​ Hayat bazen bize öyle acımasız oyunlar oynar ki, en çok muhtaç olduğumuz şey en çok canımızı yakan şey haline gelir. Geride kalmış, çoktan kül olmuş bir hikayenin sadece tek bir cümlesini hatırlarsın. Göğsünün ortasına oturur o cümle. Yakar, kavurur, nefesini keser. Ama yine de o hatırayı zihninden silmeye kıyamazsın; çünkü o acı, yaşadığının tek kanıtıdır.  Sana zarar vereceğini bildiğin bir insana doğru yürümek gibidir. Her adımda biraz daha kanarsın ama o ellerin sıcaklığı, o varlığın verdiği tuhaf güç, bütün yaralarını sardığını sandığın anlardır. Beynin sana son ses bağırır, içgüdülerin alarm verir, ayakların geri gitmek ister. Ama ruhun... Ruhun, o mantık sesini susturacak kadar açtır.  Çünkü o varlık, sana dünyada başka hiçbir yerde bulamayacağın tuhaf bir güç verir.   İnsan, en çokta şefkatle vurulduğunda kan kaybeder.  Şiddetli bir kavga canını bu kadar yakmaz; ama o zalim  ellerin sana bir an için "seni anlıyorum" der gibi  yumuşaması, seni onar...

KİMİ NE KADAR TANIYABİLİRSİNİZ Kİ?

Hayatın en büyük yanılgılarından biri, insanları sabit birer karakter olarak görmektir. Oysa hepimiz zamanla, yaşadığımız kırılmalarla, aldığımız yaralarla ve kazandığımız deneyimlerle kabuk değiştiririz. Beş yıl önce asla yapmam dediği bir şeyi bugün yapan bir arkadaşınızı gördüğünüzde fark edersiniz. Aslında tanıdığınız kişi, zamanın bir anında dondurduğunuz bir fotoğraftan ibarettir. İnsan akışkandır; nehrin yatağını değiştirmesi gibi, ruhumuz da koşullara göre yön değiştirir. İnsanlar en yakınlarına bile mahrem alanlar bırakır. İçsel korkular, bastırılmış öfkeler, kimseye itiraf edilemeyen pişmanlıklar veya geleceğe dair sessiz kaygılar zihnin en karanlık odalarında saklanır. Karşımızdakinin bize gösterdiği kadarıyla yetiniriz ve çoğunlukla bu sınırlı kalıntıyı "tüm gerçeklik" olarak kabul ederiz. Kendi zihnimizin bile tamamına hâkim olamazken, bir başkasının zihnine tamamen nüfuz edebileceğimizi düşünmek büyük bir yanılgıdır. Çoğu zaman karşımızdakine kendi arzularımızı,...

GÖRÜNÜR OLANIN ÖTESİ

✨​ İnsanlar ışığı izler, bilge olanlar ise ışığı yakanı arar. ✨Işıklar hep öndekileri aydınlatır; oysa asıl mucize, gölgede çalışanın ellerindedir. ✨Herkes yıldızlara bakarak yönünü bulur, ama o yıldızları yerinde tutan karanlıktır. ✨Işığın altındakiler sadece gölge üretir, perdenin arkasındakiler ise ışığın kaynağıdır. ✨Parlayan yıldızlar gökyüzünü süsler ama karanlık olmasa ne bir yıldız görünür ne de bir gece anlam kazanır. ✨Sahnedeki alkışlar oyuncunundur, fakat oyunun ruhunu perde arkasındakiler yazar. ✨Bütün gözler perdenin üzerindeyken, bütün gerçekler perdenin arkasında saklıdır. ✨Hayatın gerçek senaryosu önde oynananlar değil, perdenin arkasından fısıldananlardır. ✨Alkışlananlar sahneyi doldurur, gerçeği dolduranlar ise görünmeyenlerdir. ✨Alkışlar bittiğinde sahne boşalır, perde arkasındakilerin mesaisi ise o zaman başlar. ✨Sahnenin büyüsünü bozan, arkasındaki emeğin görünür olmasıdır; bazen sihir gizli kalmalıdır. ✨Tarih sahnede rol alanları yazar, ama perde arkasındakiler...

HERKESİN BİR FİKRİ VAR

​ Sürekli bir şeyler okuyor, dinliyor ve tüketiyoruz. Sabah erken kalkmanın faydalarını anlatan bir video izleyip motive oluyor, ertesi gün öğlene kadar uyuyoruz. Girişimcilik üzerine on kitap devirip hayatımızda bir kez bile risk almıyoruz. İlişkilerde iletişimin önemini bilip en yakınımızdakine iki kelimeyi çok görüyoruz. Bu durum, zihinsel olarak doymuş ama fiziksel olarak felç kalmış bir nesil yarattı. Sadece fikir sahibi olmak, kişiye başarmış hissi veriyor. Beyin, yapmadığı eylemin hayaliyle bile dopamin salgılıyor.   Söylenenler ile yapılanlar arasındaki uçurum büyüdükçe, sarf edilen cümlelerin de ağırlığı  kalmıyor. En parlak fikirler bile eyleme dökülmediği sürece  zihinsel birer çöpçüye dönüşüyor. Dünyayı değiştirmek ya da kendi hayatımızı düzeltmek için yeni bir fikre ihtiyacımız yok. Zaten bildiklerimizin onda birini hayata geçirsek tablomuz tamamen değişecektir.

MÜEBBETE RAZI RUHLAR

​Bazı  ruhların en büyük yanılgısı, çilekeşliği bir madalya gibi taşımalarıdır. "Ben çektim ama kimseye belli etmedim" cümlesi onların kalkanıdır. Hayat onlara limon verdiğinde limonata yapmazlar; o limonu gözlerine sıkıp "Görüyor musunuz, ne kadar dramatiğim?" diye algı yaparlar. Müebbet hapis cezasına çarptırılmış gibilerdir ama hapishanenin müdürüne aşık olmuş, gardiyanla dedikodu yapar bir halleride vardır. Bir gün dışarıdan biri gelip "Hadi seni bu rutinden kurtaralım, bambaşka bir hayata yelken açıyoruz" dediğinde, bu ruhların gözlerinde anlık bir dehşet ışığı parlar. Özgürlük onlar için korkutucu derecede sorumluluk ister.  Özgür insan ne yapar? Kendi kararlarını alır, hata yapar, bedel öder. Oysa müebbete razı ruhlar için en güvenli liman, adını bildikleri o ezber çiledir. Hemen bahaneler zırhını kuşanırlar. “Şimdi zamanı değil" zaten "Hava da çok rüzgarlı” Sonuçta kimse kilitli kalmak zorunda olduğu için içeride değildir; kapının kulbu v...

EYLÜL

​ Yazın o hafif dağınık, dondurma lekesi bulaşmış tişörtlü günlerine el sallayıp, birdenbire hayatımıza giren o cool ay…Eylül🍁 Hani şu plaj havlularının katlanıp dolaba kaldırıldığı, kahve bardaklarının kartondan seramik kupalara terfi ettiği, ofislerde "Nerede kalmıştık?" seslerinin yankılandığı sihirli dönem. Eylül, gardıropların en büyük ikilemidir. Sabah evden çıkarken üzerine kazak giysen öğle saatinde fırında patatese dönersin; tişörtle çıksan akşam rüzgarı "Hayırdır?" der. Ama bu, kat kat giyinmenin ve yıllardır giymediğin o trençkotu yeniden sahneye çıkarmanın en haklı sebebidir. Güneş hala cömerttir ama artık yakmaz sadece okşar. Deniz suyu tam "hadi gir" kıvamındadır ama sahil artık size kalmıştır. Kaç yaşında olursak olalım, eylül ayının getirdiği o kokuyu hepimiz biliriz değil mi? Yeni defter kokusu. Bizim için artık okullar açılmasa bile, eylül ayında masaya yeni bir ajanda ve keskin uçlu kurşun kalem koyma dürtüsü durdurulamaz bir reflekstir...